Toprağın bağrına düşen her yiğidin ardından yalnızca bir ses yükselir: “Şehitler ölmez…”

Bu cümle bazen bir meydanda yankılanır, bazen sessiz bir annenin dudak kenarında titrer, bazen de bir bayrağın gölgesinde usulca dile gelir. Peki, gerçekten nedir şehidi ölümsüz kılan? Neden bu söz, acının en derin yerinde bile teselli olarak kabul edilir? Şehit, yalnızca bir insan değildir. Bir fedakârlığın, bir inancın, bir geleceğin en değerli temsilcisidir. Onların ölmediğini söylemek, fiziksel varlığın ötesinde bir anlam taşır. Çünkü şehit, geride bıraktığı değerlerle yaşamaya devam eder. Bir çocuğun büyürken duyduğu “Vatan için can verenler vardır” cümlesinde bir annenin gözyaşında sakladığı gururda… Bir milletin dimdik ayakta durma kararlılığında… Onları ölümsüz kılan, aslında bıraktıkları mirastır. Bu miras, cesaretin, adanmışlığın ve vatan sevgisinin mirasıdır. Şehitlik, bir hayatın son bulduğu an değil; başka milyonlarca hayatı ayakta tutan bir anlamın doğduğu andır. Bu yüzden şehitler ölmez. Çünkü bir bayrak dalgalandıkça, bir toprak vatan diye anıldıkça, bir millet geleceğine umutla baktıkça, onların hikâyesi yaşamaya devam eder. Ölüm, bedene dokunur. Ama şehidin adı, hatırası ve bıraktığı iz zamana meydan okur. Bugün her birimize düşen görev, bu ölümsüzlüğün ağırlığını taşımaktır. Onların uğruna can verdiği değerlere sahip çıkmak, birlikten kopmamak, birbirimize umut olmak… Çünkü bir millet ancak hatırasına sahip çıktığı sürece yaşayabilir.Bugün bu topraklarda özgürce yürüyebiliyorsak, çocuklarımız huzur içinde okullarına gidiyorsa, gecelerimiz aydınlıksa… bunun bedeli birilerinin canıyla ödenmiştir. İşte bu yüzden şehitler ölmez; çünkü onların bıraktığı emanet hala nefes alıyor, hala bizimle yaşıyor. Bir milletin gerçek gücü, sadece ordusuyla, silahıyla, teknolojisiyle ölçülmez. Gerçek güç, gerektiğinde evladını vatanı için gözünü kırpmadan toprağa teslim eden anaların yüreğinde; göreve giderken “Hakkınızı helal edin” diyebilen yiğitlerin cesaretinde saklıdır. Şehitler, bu milletin hafızasında bir isim değil; bir karakterdir.

Dirayetimizin adı…

Birliğimizin mayası…

Varlığımızın temeli…

Onların hatırası yaşadıkça, bu bayrak dalgalandıkça, bu millet bir arada durdukça biz var olacağız. Ve biz var oldukça, hiçbir şehit gerçekten toprağa karışmayacak. Çünkü bir milletin kalbinde yer bulan kişi ölmez. Şehitler ölmez; çünkü biz unutmayan bir milletiz. Unutmamak ise en büyük direniştir. Tüm şehitlerimizin ruhları şâd olsun…

www.yesilakkus.com Köşe Yazarımız ve Şair Nuray Kaya

Bir zamanlar insanlar birbirinin kalbine dokunmayı bilirdi. Bir sözün, bir bakışın, bir suskunluğun bile ağırlığı vardı. Komşunun derdi, senin derdindi. Kapı çalındığında “kim geldi?” değil, “birine bir şey mi oldu?” diye düşünülürdü. Şimdi öyle mi? Kapılar kilitli, yüzler asık, kalpler soğuk. Herkes birbirinden şüpheyle bakıyor. İnsanların çivisi çıktı; ne vicdan kaldı yerinde, ne merhamet.

Empati, yani kendini karşındakinin yerine koyabilmek… Basit bir kelime gibi görünür ama insanlığın temel direğidir. O direk sallandığında, bütün binanın duvarları çatlar. Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Kimse kimseyi anlamıyor. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes dertli ama kimse kimseye kulak vermiyor. Çünkü artık dinlemek yerine konuşmayı, anlamak yerine yargılamayı seçtik.

Sokakta biri düşse, yardım etmekten önce telefonunu çıkaran bir toplum olduk. Birinin başına kötü bir şey geldiğinde “çok yazık” demekten öteye geçmiyoruz. Oysa insan, insanın yurdudur. Birinin acısı, hepimizin acısı olmalı. Ama artık kimsenin içi yanmıyor başkasının derdiyle. Hepimizin gözünde görünmez perdeler, kulaklarımızda duvarlar var.

Bir annenin ağlayışını görmezden gelip, bir çocuğun sesini duymadan geçiyoruz yanından. Komşu aç mı, hasta mı, dertli mi; kimsenin umurunda değil. Çünkü empati, artık sadece psikoloji kitaplarında kalan bir kelimeye dönüştü. Kalplerde değil, kelimelerde yaşıyor. Oysa insan olmanın ölçüsü diploma, para, mevki değil; başkasının derdini hissedebilmektir.

Eskiden köyde biri hastalansa, komşular sıra sıra yemek taşırdı. Şimdi apartmanlarda yıllardır aynı koridorda yaşadığımız insanların adını bile bilmiyoruz. Oysa o kapı aralığında bir “geçmiş olsun” desek, belki biri yeniden hayata tutunacak. Ama biz “aman bana ne” demeyi kolay bulduk. Çünkü konforun, hızın, bencilliğin içinde boğulduk.

Empati kaybolunca, insana ait bütün güzellikler de eksiliyor. Saygı gidiyor, sevgi azalıyor, güven kalmıyor. Çünkü birini anlayamadığın yerde, zaten bağ kuramazsın. Empati, iki kalp arasındaki görünmez köprüdür. O köprü yıkıldığında, geriye sadece soğuk taş yollar kalır. Ve o yollarda yürüyen herkes biraz daha üşür.

Bazen düşünüyorum… Belki de bu çağın en büyük hastalığı teknoloji değil, ilgisizliktir. Bir fotoğrafa yüzlerce beğeni bırakabiliyoruz ama bir insana tek bir güzel söz etmeye üşeniyoruz. İnsanların çivisi çıktı derken, aslında kalplerin vidası gevşedi demek istiyorum. Çünkü sevgiyle sıkı durur bir toplum, empatiyle ayakta kalır bir insanlık.

Bir gün biri sizi anladığında, o hissin ne kadar kıymetli olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü anlaşılmak, en büyük hediyedir. Belki de yeniden insan olmanın yolu, önce anlamaktan, sonra hissetmekten geçiyor. Bir tebessümle, bir “nasılsın”la, bir dokunuşla başlayabilir her şey.

Unutmayalım;

Bir insanın kalbine dokunmak, dünyayı değiştirmek kadar kıymetlidir.

Ama biz o kalpleri kırmaya alıştık.

İşte bu yüzden…

İNSANLARIN ÇİVİSİ ÇIKTI!...

www.yesilakkus.com Köşe Yazarımız ve Şair Yazar Nuray Kaya

 

Elime aldığım bayram şekerinin mutluluğunun içine bu burukluğu koyan vicdansız yürek kimdi? Loş bahçelerin, akşam sefalarının dili olsada konuşsa..Hava da öyle sıcak mı sıcak...Gözlerim ela,elim ter içinde...Düşlerim gece karanlığında hançer vurulmuş gibi..Oysa bir umuttu yaşamak.O yüzden sen saçlarını yana tarayınca bir asker olur ummalı bakışın,aynaya bakan temiz yüzün bir ananın gururu değil mi? Hangi ana senin gibi evlat doğururki!..Eller galleş,diller çin biberi,ayaklar kösele,ruhu şeytan beyinlerin yanında huzur sende, vicdan sende,babaç yan sende.. Düşünüyorum demekki varım derken bir söz beynime şimşek gibi çaktı.Yetim ağlarsa gökyüzü ağlar bilmezmisin? Az yüzler görmedim.Sıradağları az geçmedim.Yaşadıklarımızdan geriye kalan sonrası kalır içimizde duyguların,varoluşların!..Ne gamlı açarmış bu gül öyle ne gamlı.Sen gülsen bütün tanıdık yüzler sevinecek, gülecek oysa.Kuşun bile uçarken telaşını hepimiz biliriz.Neden insanoğlu telaşlı olmasın?Sevdiklerinize sarıldıkça iyileşirler değil mi? Bırakın gün bitecek.İsterdimki gece tam orta yerinden bölünsün yarısı aydınlık olsun.Biz hep aydınlıkta kalalım.İnsanların karanlığı bizi sarmasın.

 

İyi bayramlar!...

 www.yesilakkus.com Köşe Yazarımız

Yzn Yazar-Şair Nuray Kaya

Yazan: Nuray Kaya

Her yıl temmuz güneşi gökyüzünde parlamaya başladığında, Avrupa’nın sokaklarında bir telaş başlar. Frankfurt'ta bir markette kasiyerlik yapan Ayşe abla, Paris banliyösünde inşaatta çalışan Mehmet amca, Rotterdam’daki garson Yusuf… Her biri ajandasındaki aynı tarihi işaretlemiştir: “Sıla zamanı.”

Gurbetin yorgun omuzlarında biriken özlem, o günlerde yerini tatlı bir heyecana bırakır. Uçak biletleri alınır, arabalar servise verilir, valizler hazırlanır. Ama valizlere sadece kıyafet, çikolata, hediyelik eşya değil; yıllardır biriktirilmiş hasret de doldurulur. Çünkü bu yolculuk, yalnızca bir tatil değil, bir kavuşmadır.

Türkiye'ye iniş anı... O an, bir hayatın film şeridi gibi gözlerden geçişidir. Gümrük kapısındaki memurun Türkçe "Hoş geldiniz" sözüyle gözler dolar. Çünkü bu topraklar sadece doğduğun yer değil; nefes aldığını hissettiğin yerdir.

Memleket köylerine doğru yol aldıkça, asfalt yollar anılara karışır. Yokuşlar, virajlar, suskun dağlar... Her kıvrımda çocukluk saklıdır. Ve sonra, köy tabelası belirir. Kalp, hiç olmadığı kadar hızlı çarpar. Evin damı görünür; kapının önünde bekleyen yaşlı bir çift el, gözü yolda bir ana...

O evde yıllardır yanmayan ocağın dumanı tüter yine. Bahçede aylarca oturulmayan sandalye çıkar güneşe. Ocağın üstünde tencere kaynar, ekmek kokusu sarar evi. Anneannenin ördüğü danteller, dedenin sarıp sakladığı tespihler, hala senin için tutulmuş yatağın serinliği… İşte sıla, tam da budur.

Çocuklar için bu köy, bir açık hava müzesi gibidir. Almanya’daki tabletleri bırakıp, burada çamurla oynarlar. Fransa’daki lunaparkı unutur, burada dereye taş atarlar. Türkçeyi çat pat konuşsalar da, hisleri anlar. Çünkü bu toprakla kanlarının arasında görünmeyen bir bağ vardır.

Ama her masal gibi bu yaz masalı da çabuk biter. Vedalar gelir. Havaalanında sarılmalar, arabalarda son bakışlar, “kendine iyi bak”lar... Gurbet tekrar başlar. Ama bu kez yanında bir parça memleket taşırsın.

Ve bilirsin ki, ne zaman toprağa bastığında yüreğin hafifliyorsa, işte orası senin evindir.

O yüzden, memlekete sadece beden değil, ruh da gelir; tatil bitse bile, o ruh burada bir yerde kalır...

www.yesilakkus.com Köşe Yazarımız Nuray Kaya

ESİR BAKIŞLAR

İstiridyenin incisi gibiydi bakışları.Bir armağan gibi altın kirpiklerine dokundum.Sessizce çiçeklere dokunuşu vardı.Tek ışığı gökyüzündeki ay ışığının yansımasıydı.Bodur boy hatlarının tersine özgüvenli duruşuna hayran bakışlarım zamanı durdurmuştu.Sıradan insanlarla sıradışı öykü yazmamız ve çizmemiz mümkün değildi.Buz gibi havada ağzımdan buharlar fışkırıyordu.Kirpi misali büzüşmelerimde kuş olsaydım tüylerimi dökerdim.Ihlamur kokusu burnuma buram buram gelirken rüzgardan bir karartı oluştu .Soğuğa alışmış kulaklarımı rüzgar ısırıyordu.Uşak ve hamaldan farkımız yoktu.Pamuk hırkam eksi soğuklardaydı.Uzun ve bitmez gecenin sabahı olmayacak gibi görünüyordu.Tuval üzerine yaptığım yağlı boya fırçası elimden yere düştü.Fırçadan damla damla yere boyalar sıçradı.Nefesim duman tüterken bir köylünün yağlı boya tablosunu da bitirmiş mutluluğu vardı.Bizim hayallerimiz üşürken sen nasıl sıcak duruyorsun? Havamı soğuktu insan mı? vesselam.

 

     Yazan

Yazar ve Şair 

Nuray Kaya

Bugün
Dün
Bu Hafta
Geçen son 2 yil
Bu Ay
Geçen Ay
Tümü
299
2417
7030
8961166
52447
123987
29219359

Your IP: 18.97.14.88
2026-01-20 03:43